Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 
ZENİZANGUNUN YÜZÜKLERİ
 
       Bir varmış bir yokmuş. Bilinmeyen bir zamanda, uzak bir memlekette, Orhan adında bir çocuk yaşarmış. Bu Orhan, sıcak bir temmuz günü, ailesiyle birlikte denize gitmiş. Suya girer girmez,üç gün önce öğrendiği yüzüşünü geliştirmek için uğraşmaya başlamış. Olanca gücüyle debelenip, kulaç atmış. Çırpındıkça suyun üzerinde daha iyi durabilirim ve de yüzebilirim diye düşünüyormuş. Ama 8 yaşında olduğundan dolayı, kolları çok güçlü değilmiş. Bir yandan çırpınırken, annesine, "Anne! Bana bak! Yüzme öğrendim. Sizden de iyi yüzebiliyorum." diye seslenmiş. Bir yandan da el sallamayı ihmal etmemiş. Orhan’ın yüzdüğü yerde, çevresi insanlarla doluymuş. Birçok akrabası da bu kalabalığın içindeymiş. Çevre bu kadar kalabalık olunca, yüzme öğrendiğini hepsine göstermeyi istiyormuş. Akrabalarına olduğu kadar, biraz da çevredeki diğer insanlara kendini beğendirebilmek için, açığa doğru yüzmeye başlamış. 10 metre kadar yüzdüğünde, yorulduğundan dolayı, kolları kendisini suyun üzerinde taşıyamamaya başladığını fark etmiş. Korkudan, ne yapacağını bilememiş.
      Orhan birkaç kere suya batıp çıkmış. Denizden çıkabilmek için sağa sola hareket etmeye çalışmış. Ama ne yaptıysa hiçbir yöne ilerleyememiş. İşin kötü yanı, suya birkaç kere batıp çıktıktan sonra nefes alacak takati kalmamış. Bir kere daha suya batsa, geri çıkması imkansızmış. O yüzden, “Gücümü boş yere harcamayayım.” diye düşünmüş. Kalan gücünü suyun üzerinde sırt üstü yatmaya harcamaya karar vermiş. Orhan’ın artık su üzerinde yatacak kadar bile dermanı kalmadığı bir anda, çok yakınından geçmekte olan kayıktaki bir adam, Orhan’a seslenmiş: “Hey çocuk, suyun üzerine ne güzel yatmışsın. Ama neden titriyorsun? Yoruldun mu? Ağzını suya sokma, yanlışlıkla su yutarsın. Sen bu şekilde fazla duramazsın. Suyun dibine batıverirsin. Şimdi bana bak. Aklıma bir şey geldi onu söyleyeceğim. İyi dinle; Böyle yorgun yüzülmez, boğulursun. Şimdi sana can simidi atacağım.” demiş. Can simidini dediği gibi çocuğa doğru atmış. Adamın dedikleri Orhan’ın çok hoşuna gitmiş. Adamın dediklerini gülümseyerek dinlemiş. Sonra da can simidini yakalamak için kollarını açmış. Kayıkçı, can simidi suya düşmeden önce: “Bunu tut, seni kayığa çekeceğim. Burada biraz dinlenirsin. “ demiş.
      Orhan, kayıkçının bu iyiliğine çok memnun olmuş. Kendisine doğru gelen can simidini havada yakalamış. Ardından da tuttuğu can simidine mengene gibi yapışmış. Kayıkçı da can simidinin bağlı olduğu ipi yavaş yavaş çekmiş. O şekilde Orhan’ı kayığa çekip çıkarmış. Orhan, can simidinin suda kaymasından çok hoşlanmış. Kayığa çıkar çıkmaz da “Amca! Bu var ya, televizyondaki su kayağına çok benziyor. Çok güzeldi.” diyerek, sevinç çığlıkları atmış.
      Turgay, Orhan’ı kayığa aldıktan biraz sonra, ona bakarak, “Hey çocuk, sen sandığımdan da çok yorulmuşsun. Bu şekilde bir yere gidemezsin. Şimdi sen burada kal da ben biraz yüzeyim. Çok sıcak oldu. Kayıktan birkaç kere atlar biraz da yüzerim. Sen oturmana bak. Etrafta bir sürü insan var, onlara bak. Sakın kayıktan atlama. Dediğim gibi erken geleceğim. Gelir gelmez de seni kayıkla kıyıya çıkaracağım. Sen burada hem dinlen hem de ısın. Dudakların mosmor olmuş.” demiş. Orhan da: “Tamam dediğiniz gibi yaparım, bir yere ayrılmam.” demiş. Turgay, denize atlamış. Ardından tekrar tekrar defalarca kayıktan denize atlamış. Kayık demir atmış olduğu için Turgay’ın onca hareketi sırasında çok az sarsılmış. O yüzden kayıkta çok rahat dolaşmış. Orhan, Turgay’ın kayıktan atladığı sıralarda kayıkta durduğunu görsünler de kendiyle gurur duysunlar diye akrabalarına el sallıyormuş. Tabi sadece el sallamayı yeterli görmüyormuş. “Ne kadar güzel bir durumdayım. Adam gitti kayık bana kaldı, şimdi kendimi herkese beğendireceğim. Benim için her şeyi yapabilen bir çocuk diyecekler.” diye düşünmüş.
 
       Orhan’ın aklından değişik fikirler geçerken, Turgay denizde arkadaşlarına rastlamış. Onları görünce biraz da onlarla birlikte yüzmeye karar vermiş. O sıralarda epey uzağında kayıkta oturan Orhan’a seslenmiş, “Hey çocuk! Sen biraz daha orada kal, ben biraz arkadaşlarımla yüzeceğim. Çok geç kalmam. Sakın kayıktan atlama. Geldiğimde, az önce de söylediğim gibi seni kıyıya çıkaracağım.” demiş. Orhan, kendini çevreye havalı gösterebilmek için düşünmeye başlamış. Aklına bir şeyler gelsin diye, çevresine bakınmış. Kendi kendine: “Duruşum ve oturuşum da havalı. Ama bundan da havalı olabilirim. Şimdi ne yapsam da şimdikinden bile daha havalı olsam?” diye mırıldanmış. Orhan, bir süre sonra oturduğu yerde hızlı hızlı yukarı aşağı yaylanmaya başlamış. “Aha da ne düşündüm!” diye haykırmış. Ama düşündüklerini kimsenin anlamaması için hemen ağzını elleriyle örtmüş. Sonra da: “Çapayı sudan çekebilirsem, çok iyi olacak. Böylece düşündüğümü yapabileceğim. O zaman kayıklara asıldığım gibi kayığı şu çevrede birkaç tur döndürdüm mü çok havalı olacağım. O zaman beni parmakla gösterecekler. Diğer çocuklar da kıskançlıktan çatlayacaklar.
       Orhan düşündüğünü gerçekleştirebilmek için, çapanın ipine asıldığı gibi hızlı hızlı çekmeye başlamış. Bir süre sonra çapa kayığa geldiğinde Orhan: “Çapa ağırdı. Ama daha havalı olabilmek için, bunlara da katlanılır. Kolay değil, tüm akrabalarımdan daha havalı olacağım.” diye düşününce yorgunluğuna rağmen yüzü güldü. Çapa alınınca kayık suda çalkalanmaya başlamış. Orhan ise küreklerle oynamaya başlamış. Kendi bilmiyormuş ama kürek çekmeyi zerre kadar beceremiyormuş. Orhan bir taraftan kürek çekmeye çalışırken diğer yandan da kıyıdaki insanlara el sallıyormuş. “Hey! Bana bakın! Bana bakın! Ben kürek çekebiliyorum. Diğer çocuklar! Siz de bakın! Ben sizden çok çok çok daha güçlüyüm! Kürek de çekebiliyorum!” diyerek bağıra bağıra kendinden bahsetmiş. Çevredeki tüm insanların böyle şeyler yapabildiğini görmesini istiyormuş. O sıralarda denizde iğne atsan yere düşmeyecek kadar çok insan olduğundan kimse kendisini duymamış. Bir çokları da kendi aralarında oldukça yüksek sesle oyunlar oynuyormuş.
       Orhan, küreklerle uğraşırken, akrabaları da kıyıda okey oynuyorlarmış. Orhan’ın babası Nejat: “Yine okey attım. Nasılmış? Bu oyunda beni kimse yenemez.” diyerek kendini övmüş. Orhan’ın halası Nergis: “Ya Nejat, biz eşli okey oynamıyor muyuz? Tek başına oynuyor da kazanıyormuşsun gibi neler diyorsun! Sorsan hep sen kazandın! Ben de kaç kere el kazandım.” demiş. Orhan’ın annesi Ayşe: “Biz sizden iyi oynuyoruz. İzleyin de oyunun sonunda nasıl kazandığımızı göreceksiniz. Ama şimdi oyuna biraz ara verelim de peynirli poğaçalarımızdan yiyelim.” demiş. Orhan, yarım saat geçtiğinde de beceremediğini fark edemeden küreklerle uğraşmaya devam ediyormuş. Anlamadığını bilmeden kürekleri sallıyormuş. Bu arada kayık da yavaş yavaş açığa doğru sürükleniyormuş. Ama olanlardan Orhan’ın hiç haberi yokmuş. O, küreklerin sağa sola dönmesi, tam tutamama gibi sebeplerden dolayı çevreye bakamamış. Açığa sürüklendiğini gördüğü anda ise, “Eyvah!” diye bağırmış. Sonra da “Buraya nasıl geldim. Yoksa bu kürekler bozuk mu? Dedeme götüreyim de tamir etsin. Bisiklet tamircisi olduğu için bisikletleri tamir edebiliyor, kürekleri de tamir eder.” diye düşünmüş. Orhan’ın içinde bulunduğu kayık, kısa süre içinde 3 km açığa kadar sürüklenmiş. Orhan’ın korkusu giderek artıyormuş. “Anne! Korkuyorum. Kayık taa nerelere kadar geldi! Küreğe de hakim olamıyorum. Bu şekilde hiç havalı görünmüyorum ama kimse de görmüyor. Kıyıdaki insanlar ne kadar da küçükler. Herkesten büyüğüm! Herkesten büyüğüm! Hihihih! Bu da bir havalı oluştur.” diye düşünmüş. Orhan: “En iyisi şu çapayı suya atayım da o zaman, kayık durur. Kayıkçı amca kayıktan inme ben seni kıyıya çıkaracağım demişti. O yüzden, burada bekleyeyim. Beklerim gelip çıkarır.” diye mırıldanmış. Orhan, bir taraftan çapayı denize atarken diğer taraftan kendi kendine: “Boş boş bekleyeceğime şu oltalardan biriyle balık yakalayayım. Böylece herkes beni daha çok takdir eder. Ne kadar akıllı çocuk bile diyecekler.“ diye düşünerek oltalara yönelmiş. Orhan, kancayı denize atmış. Bir taraftan da: “Bu kayıkçı amca da hiç bir şey bilmiyor. O kadar misina kancası var. Bir tane solucanı yok. Hiç solucansız balık tutulur mu? Şu misinanın ucuna bu kadar çok kanca takacağına keşke biraz solucan bulundursaydı,” diye düşünmüş. Orhan'ın balık tutmaya başlamasının üzerinden yarım saat kadar geçtiği sıralarda; Akrabaları Orhan'ı arayıp da bulamayınca kaybolduğu kanaatine varmışlar. O yüzden çevreyi çığlıklarıyla inletmeye başlamışlar. Orhan’ı arıyor ama bulamıyorlarmış. Biraz önce burada oynayan çocuk nereye gitmiş olabilir gibi sorularla kendilerini çıkmaza sokuyorlarmış. Nejat : “Orhannnn!” diye defalarca haykırmış. Annesi saçını başını elleriyle dağıtıp: “ Orhan, Orhan!” diye çığlıklar atıyormuş. Akrabaları kıyıya dağılıp Orhan'ı ararlarken, sordukları kişiler onu en son Turgay adlı kayıkçının kayığında gördüklerini söylemişler. Uzaktan işaret ederek Turgay’ı göstermişler. Orhan’ın akrabaları kayıkçının yanına gitmişler. Kaçamasın diye etrafını sarmışlar. Orhan'ın dayısı Rıfat, Turgay’ın yanına yaklaşır yaklaşmaz: “ Söyle bana kayıkçı Orhan nerede? Söyle nerede? Yoksa onu kaçırdın mı?” demiş. Sonra da boğazına dalmış. Turgay’ın boğazı acımış. Duyduklarını ise başta tam kavrayamamış. Kimden bahsedildiği ile ilgili fikri oluşması ise uzun sürmemiş. “Yoksa sen şu küçük çocuğu mu diyorlar?” diye düşünmüş. Kayığın su üzerinde durduğunu bildiği yere bakmış. Yerinde yeller estiğini görünce çok korkmuş. “Tamam, kimi dediğini şimdi anladım. Sen o küçük çocuğu diyorsun. Sahiden de o çocuk nerede? Biraz önce buradaydı. Benim kayığımda oturup etrafı izliyordu. Hem de dinlenecekti. Çok yorgun olduğu için benim kayığa çıkarmıştım. Nereye gitmiş olabilir? Hep beraber dağılarak arayalım. Denize doğru bakalım. Çocuk kayıkla birlikte kaybolmuş.” demiş. Orhan’ın akrabaları Turgay’ın suçu olmadığından emin olmuşlar. Onu da aralarına almışlar. Aramaya birlikte devam etmeye karar vermişler. Nejat: “Kayıkçı haklı. Denize bakalım. Kayık çok fazla uzağa gitmiş olamaz.” demiş. Dağılıp yeniden aramaya başlamışlar. Ufuk çizgisine doğru baktıklarında İlerideki kayığı görmüşler ama ne olduğunu anlamamışlar. O sırada hem mesafe çok uzakmış hem de meydana gelen yoğun sis kayığı bir bulut gibi görmelerine sebep oluyormuş. Gördüklerinin Orhan'ın içerisinde olduğu kayık olduğunu anlayan olmamış. Nejat: “Şu karşıdaki şey, bulut mudur nedir? Ne kadar da koyulaşmış. Çok şiddetli yağmur geliyor.” Orhan'ın Halası Nergis endişe içinde: “Evet onlar buluttur. Şimdi onu bırakalım da yağmur gelmeden diğer taraflara bakalım” demiş. Orhan'ın annesi Ayşe, yine çığlık çığlığa “ Orhan! Orhan! Nereye gittin” diye haykırışlar içindeymiş. Hemen ardından da denize atlayıp yüzmeye başlamış. “Ben oğlumu yüzererek arayacağım. Orhan’ı bulacağım.” demiş. Diğerleri, “Deniz çok dalgalı, boğulursun. Bu denize girilmez.” demişler. Ayşe çıkmamakta diretince, suya girip, zorla dışarıya çıkarmışlar.
O sıralarda kayıkta oltayla balık tutan Orhan, birkaç tane balık tutmayı başardığından dolayı sevinçliymiş. “Tuttuğum bu balıklarla da havalı olduğumu kanıtladım. Şimdilik kimde bilmiyor ama kayıkçı amca gelip beni dışarıya çıkardığında görecekler.” diye düşünmüş. Bir taraftan da tuttuğu balıkları büyük bir hevesle poşete dolduruyormuş. Yakaladığı balık sayısı artınca Orhan: “Yaşasın! Ne kadar da çok balık tuttum! Hem de çok büyükler, herkes bana hayran kalacak. Hele annem bunları tavaladığı zaman yiyebilmek için bana yalvaracaklar.” diye düşünüp neşelenmiş. Orhan hayaller kurarken, yağmur yağmaya başlamış. Yağmurdan dolayı, ani bastıran yağmurla da sis biraz olsun dağılmış. Bu sefer de sisten daha tehlikeli bir durum ortaya çıkmış. Ortaya çıkan dalgalar büyük bir hızla yükselmeye başlamış. Kısa süre içinde Orhan’ın bulunduğu kayığa çarpmaya başlamış. Her çarpışında da kayıkla birlikte Orhan’ı da sarsıyormuş. Dalgalar yavaş yavaş ama durmadan büyümeye devam ediyormuş. Kısa bir süre içinde dalgalar Orhan’ı ıslatmaya başlamış. Zaten yağmurda ıslanıyormuş, dalga suları da eklenince kısa sürede sırılsıklam olmuş. Çok da üşüyormuş. Orhan bir taraftan soğuktan titrerken, diğer taraftan da dişleri zangırdıyormuş. Yine de “Benim bu dalgalarla baş edebildiğimi birileri görseydi, benim için, ‘Ne kadar güçlü ve akıllı bir çocuk.’ derlerdi. Böyle ne kadar da havalı oldum.” diye düşünmüş.
Orhan, ensesi ıslanmasın diye başını omuzlarının arasına kıstırmış. Bir taraftan da kayığın sağına soluna tutunarak, hızla daha büyüyen dalgaların salladığı kayıktan düşmemeye çalışıyormuş.
 
 
Orhan elindeki balık poşetini sımsıkı tutarak: “Bu balıkları korumam lazım, düşmemeliler. Çok sıkı tutmalıyım. Bu balıkları herkese gösterip, hava atacağım. Hava ne kadar da soğuk. Anne! çok da üşüdüm!” diye mırıldanmış. Orhan bir süre sonra kayığın tabanında birkaç dal parçası bulmuş. O dalları eline alarak uçlarını kırmış. Balıkları torbadan çıkarıp, dal parçasına takmış. Dalların ucundaki çengeller, balıkların kayıp düşmelerini engelliyormuş. Bu yöntemi sık sık kendisini balığa götüren dayısı Rıfat'tan öğrenmiş.
Azgın dalgalar yarım saat içerisinde uzun bir insan boyunu aşacak bir seviyeye ulaşmış. Orhan, bir taraftan kayığı bir taraftan tuttuğu balıkları taktığı çubukları, tuttuğu için avuçları acımaya başlamış: “Deniz delirdi. Ya deniz, bir dur bir dur! Dur da biraz ellerimi bırakıp dinlendireyim.” diye inlemiş.
 
 
Çapayı tutan ip, dalgaya fazla dayanamayıp, “Pıt!” diye kopmuş. Çapadan sıyrılan kayık olduğu yerden süratle yana savrulmuş. Azgın dalgalar arasında hızla sürüklenmeye başlamış. Orhan, iki elini de kullanabilmek için balıkları koltuk altlarına sıkışmış: “Bu balıkları asla suya düşürmeyeceğim! Onları ne zorluklarla tuttum. Bunları akrabalarıma gösterip, beni takdir etmelerini sağlayacağım. Bana aferin diyecekler.” diye bağırmış.
Orhan, iki eliyle küreklere hâkim olabilmek için gayret göstererek kendini yormuş. Dalgaların geliş aralığı çok sıklaşmış. Dalgalar o denli de büyümüş ki o zaman kadar, kayığın devrilmemesi çok büyük bir şansmış. Dalgaların arasından “Grugrugru” diye bir ses duyulmuş.
Orhan korkarak, küreği sudan çekmeye çalışmış. “O ses de nedir? Denizin içinden geldi gibime geldi. Anne! korkmaya başladım. Bu kürek de ne kadar ağırmış. Küreği kaldıramazsam, denizden canavar falan çıkarsa bunla kendimi nasıl koruyacağım?” diye mırıldanmış.
Orhan’ın duyduğu ses zannettiği gibi bir canavara ait değilmiş. Kendisi gibi fırtınaya yakalanmış bir geminin sesiymiş. Gemi kısa sürede Orhan'ın görebileceği mesafeye gelmiş. Gemidekilerden biri Orhan'ı fark etmiş. O zaman gemiyi ona yaklaştırmışlar.
Bir tayfa, Orhan’a el sallayıp: “Küçük!, senin bu dalgada, bu havada tek başına burada işin ne? Dur yardım edelim de bizim tekneye gel,” demiş.
 
Orhan omuzlarını sallayıp: “Olmaz, kayıkçı amca gelecek kürek çekip beni kayıkla kıyıya götürecek. Kayığını bırakırsam beni takdir etmez sonra!” demiş.
Tayfa elleriyle gel gel işareti yaparak: “İnat etme! Bu dalgada o kayıkla kıyıya çıkılmaz. Dediğin adam da buraya gelemez. İşin kötüsü, o kayık fazla dayanmaz suyun dibini boylar,” demiş. Geminin kaptanı sesleri duyup dışarıya çıkmış. Tayfaya yanaşıp: “Bacak kadar çocuğu dinleyip onu orada bırakamayız. Gemiyi iyice yaklaştırıp yukarıya alalım, gelmezse denize atla, tut kaldır da getir,” diye kulağına fısıldamış.
Gemiciler, gemilerini Orhan’ın içinde olduğu kayığa doğru iyice yaklaştırmışlar. Aralarındaki mesafe 3-4 metreye kadar inmiş. Tam o sırada akıllara durgunluk veren bir olay yaşanmış. İnanılmaz büyük bir dalga gelip çarparak kayığı devirmiş. Orhan, devrilen kayığın üzerine yatmış, yine kayığı tutmuş. Kayığı düzeltip tekrar yüzdürmeye çabalamaya başlamış.
 
Tayfa Orhan'ın ellerindeki çubuklardaki balıkları fark etmiş. Orhan'a seslenerek: “Bak delikanlı aklıma ne geldi. Sen şimdi bizim gemiye gel. Hem artık o kayığı kurtaramazsın. Az sonra batacaktır. Şu elindeki balıklar da düşebilir.” demiş. Orhan, çubukları daha sıkı tutarak: “Gerçekten düşer mi dersin? Ama ben bunları çok çabalayıp da öyle tuttum. Çok da yoruldum. Tayfa bildik bir tavırla: “İlk büyük dalgada o kayık paramparça olur. Sonra da kayık da elindeki balıklar da denizin içine karışıp giderler. Tabi sen de tehlikedesin.” diyerek akıl vermiş. Orhan, bu fikri benimsemiş: “Tamam amca razı oluyorum, beni yukarıya alın,” deyip elini sallamış. O sırada konuşmaları duyan kaptan can sim,idini kaparak, ani bir hamleyle suya atmış. Simit tam Orhan'ın yanına düşmüş. Orhan, kuvvetlice tutunmuş.
Kaptan, can simidinin ipinden tutarak çekerek Orhan’ı gemiye almış. Can simidiyle çekilirken Orhan çok sevinmiş.
 
Orhan, “Gem de tam zamanında geldi. Çok yorulmuştum.” diye düşünmüş. “İşte bunu seviyorum. Keşke her gün beni ip bağlı can simidiyle çekseler. Ama utanırım bunlara söyleyemem.” diye düşünmüş.
 
 
Kaptan Kikili, Orhan’a bakarak: “Hoş geldin oğlum. Bu fırtınada denizde ne işin var? Biz de senin gibi fırtınaya yakalanmamış olsak, boğulur giderdin. Ne iyi ki biz varız. Yağmur gelip dalgalar büyüyünce limana sığınmaya çalıştık. Neyse şimdi sorun kalmadı. Bu arada kendimizi tanıtalım. Benim adım Kikili. Bu da tayfam Tayfun.” deyip tayfasını göstermiş.
 
 
Orhan sesini çıkarmayonca Kaptan Kikili tekrar konuşmaya başlamış: “Sen ne kadar da inatçı çocuksun. bu dalgada denizde kalmışsın yine de denizden çıkmıyorsun. Adın ne bakayım senin? Susuyorsun, galiba konuşmayı çok fazla sevmiyorsun. Niye konuşmuyorsun? Yoksa su mu yuttun?” demiş. Orhan, bir taraftan ıslanan saçındaki suları eliyle dökmeye çalışırken, konuşmaya başlamış. “Hayır! Konuşmayı çok severim. Çok yorulduğum için birden konuşamadım. Adım Orhan. Yaptıklarım için beni takdir ettin mi Kikili amca? O kayığı buraya kadar tek başıma getirdim.” deyip elindeki balıkları göstermeyi ihmal etmemiş. Kaptan, Hafif gülümseyerek: “Elbette takdir ettim, ama iyi bir balıkçı olduğun için takdir ettim. Bundan sonra sen sen ol bir daha sakın yanında bir büyüğün olmadan kayıkla açılma. Hatta bana sorarsan kayığa binme bile”, diye nasihat etmiş.
Orhan, tekneye çıktıktan sonra ters dönen kayık, bir süre sonra oldukça hızlı bir biçimde, bu kez kıyıya doğru sürüklenmiş. 10-15 dakika sonra kıyıya yakın yerlerde kayalıklara çarparak parçalanmış.
 
O dakikalarda kıyıda, sis ve artan yağmur sebebiyle 10 metre ötesini bile görmek olanaksızmış. Yağmurun sesi nedeniyle midir bilinmez, geminin çıkardığı yoğun sesi de kıyıdan duyan olmamış. Parçalanan kayığın parçaları, 10 dakika bile sürmeden kıyıya ulaşmış. O sırada, kıyıdan Orhan'ı görmeye çalışan akrabalarından, birkaçı da oradaymış. Orhan’ın halası Nergis: “Ben onu bunu bilmem . Bir yerden gemi bulalım. Orhan'ı gemiyle suda arayalım.” demiş. Orhan’ın babasu Nejat: “Elbette! Bunu neden daha önce düşünemedik. Ben hemen limana gemi bulmaya gidiyorum. Oğlumu mutlaka bulacağız.” demiş.
Orhan'ın babası tam gidecekken, dayısı Rıfat: “Hey millet buraya gelin! Kıyıya bir kayık parçası geldi. Üzerinde “TURGAYIN” yazıyor, diye haykırmış.
Nejat sesi titreyerek: “Turgay... Senin adın Turgay. O tahta parçası senin kayığın mı?” diye sormuş. Turgay boynunu bükerek:“ Evet! Maalesef! Bu benim kayığımın parçası! Üzgünüm,” demiş. Orhan'ın akrabalarının çoğu hüngür hüngür ağlayıp çığlıklar atmaya başlamış. Annesi Ayşe bayılmış.
O sırada dışarıda olan bitenden habersiz olan Orhan ve bindiği teknedekiler ise, yol boyu şarkılar söyleyerek geliyorlarmış. Gemiyi, 12 dakika içerisinde limana sokmayı başarmışlar. Yani kayığın parçalanarak, parçalarını akrabalarının görmesinden yaklaşık üç dakika sonrasında limana ulaşıp iskeleye yanaşmışlar. Yol boyu çok ilginç şeyler olsa da Orhan geminin içinde olduğundan fark edememiş. Gemi o dalgaları aşıp gelirken suya değmeden, uçarak gelmiş.
Orhan: “Ben hemen annemlerin yanına gideyim. Kaç saattir, denizdeler yemek acıkmışlardır. Balıkları vereyim de annem tavalasın.” deyip, teknedekilerle vedalaşmış. Sonra da akrabalarının yanına koşmuş. Konuşurlarken Kikili ve Turgay’ın kanatları çıkmış. Fakat Orhan yine durumun farkına varamamış. Orhan birkaç adım yürüdüğünde gemi de açık denize doğru uçarak yol almış. Sonra da gökyüzüne karışıp kaybolmuş.
Orhan, oradan ayrılır ayrılmaz, elinde tuttuğu balık takılı çubukları havaya kaldırarak, liman kayalıklarının üzerine çıkmış. Akrabaları oradaymış. Ama baygın olan annesinin etrafında toplandıkları için Orhan’a doğru bakan yokmuş. Orhan da annesinin orada ve baygın olduğunu görememiş. Bir süre sonra akrabaları içinden bir kadın ve oğlu Orhan’ı görmüşler. Diğerlerine haber vermeden o yöne gelen Orhan’a doğru yürümüşler. Tam kayalıkların bitişinde karşı karşıya gelmişler.
 
Beyaz saçlı olan kadın 80 yaşındaymış. Oğlu siyah saçlı, göbekli, siyah gözlü 50 yaşındaymış. Adı da Coni’ymiş.
Coni, Orhan’a
rastayınca kötü kötü gülmüş. Etraftan gören ya da duyan olmadığından emin olunca da: “Şimdiye kadar neredeydin? Aptal!” diye Orhan’ı azarlamış.
 
Coni’nin en az kendi kadar kötü kalpli olan annesi de oğlu gibi sinsice gülerek, onlara yaklaşmış. Orhan’a bakarak, “Senin yüzünden bunca saat yağmur altında kaldık. Hava karardı. Günümüz rezil oldu. Olacak iş değil. Boğulsaydın iyi olurdu.” demiş.
 
Coni, Orhan’a vurmak için elini kaldırmış. O sırada Turgay onları görmüş. Yanlarına yanaşmış. Coni onu görünce, elini yavaşça indirerek, Orhan’ın saçlarını okşamaya başlamış.
 
Turgay, Orhan’ı yanına alıp, akrabalarının yanına götürmüş. Orhan’ın kurtuluşuna herkes çok sevinmiş. Başta babası olmak üzere herkes sarılmış. Annesi Ayşe de 2 dakika içinde ayılmış. Çocuğunun başına bir şey gelmeden geri geldiği için çok sevinmiş.
Orhan bir süre sonra tuttuğu balıkları göstermiş. “Bakın bakın, ne kadar da çok balık tuttum. Ne kadar da yetenekliyim.” demiş. Akrabalarının çoğu Orhan’a, “Aferin.” demişler. Sadece Coni ve annesi, “O balıklar bir işe yaramaz.” demişler. Daha sonra Orhan’a kaybolduktan geri gelene kadar neler yaptığıyla ilgili sorular sormuşlar. O da her şeyi anlatmış. Orhan’ın anlattıkları bitince, dayısı Rıfat, onu kurtaran kişilere teşekkür etmek için, limana koşmuş. Her tarafa bakınmış. ‘Kikili-1 adında bir gemiye rastlayamamış. Limanda kimi görse sormuş ama ‘Kikili-1’ adında bir gemiden kimsenin haberi bile yokmuş. Orhan'ın annesi, Rıza gider gitmez, Orhan’a: “Oğlum sen kurtuldun. Ama bak Turgay abinin kayıksız kaldı. Geçimini o kayıkla tuttuğu balıkları satarak sağlıyormuş. Şimdi ne yapacak? Parasız kalacak. Keşke kayıkta beklerken çapayı hiç çekmeseydin.” demiş.
Orhan biraz ötelerinde duran Turgay'a doğru yaklaşmış. ”Senin kayığını batmaktan kurtaramadım, battı. Ama sana yeni kayık alacağım. Parasız kalmayacaksın.
Turgay, üzüntüsünü belli etmeden: “Mühim değil. Bunları kafana takma. Sen kurtuldun ya önemli olan bu!” demiş.
 
Orhan; elindeki, toplasan 3-4 kilo etmeyecek 9 tane balığın bulunduğu çubukları, adama uzatarak: “Al amca bu balıklar senin olsun. Bunları satıp, kendine yeni bir kayık alırsın.” demiş. Turgay, kayığı parçalandığı için çok üzgünmüş. Ama ufacık bir çocuğun içinden gelerek söylediği bu lafa ters cevap vermemiş: “Tamam delikanlı çok teşekkürler. Ben bununla büyük bir tekne alırım. Seni büyüdüğün zaman balığa götürürüm.” demiş. Orhan, gururlanmış. Akrabalarına hitaben: “Bakın, ben ne kadar yetenekliyim. Turgay amca benim sayemde amca kendine tekne alacak.” demiş.
O sırada Rıfat da gelmiş. Gördüklerini ve duyduklarını anlatmış. Duyan herkes Orhan ne kadar da yalan söyleyebiliyormuş, diye düşünmüş. Ama kalbini kırmamak için bir şey dememişler. Konu hakkında tek yorumu birbirlerine fısıldayan Coni ve annesi yapmışlar. “Bu çocuk tam bir saf.” demişler.
 
 
Turgay bir süre sonra , Orhan'ın akrabalarına doğru bakarak: “Yağmur çok şiddetlendi. Bu havada evinize gidemezsiniz. Benim limanda bir barınağım var. Sizi oraya davet ediyorum. Hep beraber otururuz. Eğer Orhan kabul ederse, yakaladığı balıkları tavalar yeriz. Hem siz hem de ben saatlerdir yemek yemedik.” demiş. Sonra da Orhan’a bakarak, “Kabul ediyor musun? Başka bir zaman seninle balığa gideriz. O zaman seninle yeni balıklar yakalar onları satıp, kayık alırız. Bu balıklar yarına kadar bayatlar.” demiş. Orhan, biraz düşündükten sonra, “Olur. Ben de çok acıktım.” demiş. Hep beraber vakit kaybetmeden yola çıkmışlar.
Hep beraber kısa sürede Turgay’ın limandaki balıkçı barınağına gitmişler. Koşarak içeriye doluşmuşlar. Turgay herkesin çok acıkmış olduğunu bildiği için, hiç vakit kaybetmeden kollarını sıvamış. Masanın üzerine küçük bir kap koyarak, balıkları ayıklamaya başlamış. Daha ilk balığı ayıklarken tümünü şok eden bir olay olmuş. Balığın karnının içinden üç tane yüzük çıkmış.
Turgay’ın elleri titremeye başlamış. O an barınakta bulunan herkes de onun gibi ne yapacağını bilemez haldeymiş.
 
Turgay: “Birilerinin iple birbirine bağlı 3 tane yüzüğü vardı da suya düşürdü demek. Balık da yemek diye yutmuş olmalı. Herhalde iplikler de balığın midesinde erimiştir. Bu yüzükleri masaya bırakıp, ayıklamaya devam edeyim.” deyip, balıkları bir kenara bırakıp ayıklamaya devam etmiş.
 
Diğerleri ise gözlerini ayıklanan balıklarla yüzükler arasında sabitlemişler. Ama Coni, diğerleri gibi şaşırdığından dolayı bakmıyormuş. “Bu yüzük değerli mi acaba? Belli etmeden gizlice cebime atayım.” diye düşünüyormuş. Takoz, diğer balıkları da ayıklamış. Ayıkladıkça, onlardan da üçer beşer yüzükler çıkmış. Hepsi, hayret ve heyecan içinde birbirlerine ve yüzüklere bakmaya başlamışlar. Birbirlerinin gözlerine ve balıklara bakmışlar.
Nejat: “Nasıl iş, bu denizdeki tüm balıkların karnında yüzük mü vardı. Orhan! Yoksa sen bize şaka mı yaptın? Balıklara bu yüzükleri sen yutturdun değil mi? Hadi söyle. Bu sahte yüzükleri sana babaannen mi verdi?” demiş.
Orhan: “Hayır baba, ben bir şey yapmadım. Ben yüzük bulamam ki. Hem babaannemin yüzükleri oksitlenip kararmış. Bunlar ışıl ışıl parlıyorlar.” demiş. Hepsi ona katılmış.
Coni, annesinin kulağına eğilerek: “Anne şu yüzüklerden birkaç tane bize de düşer değil mi? Belli etmeden birer tane kapıp cebimize atalım.” diye fısıldamış. Orhan'ın akrabaları, yüzükler hakkında; Acaba değerli mi değil mi tartışmasına girmişler. Diğerleri konuşmaya dalıp yüzükleri bakmayı bırakınca Coni ve annesi birbirlerine göz kırpıp işaretleşmişler. Sonra da iki tane yüzüğü kaşla göz arasında ceplerine atıvermişler. Coni fark etmese de yüzükleri ceplerine attıkları anda annesi ve kendisinin boyları kısalıvermiş. Bu yüzüğün böyle güçleri varmış. Bundan da fazlasını yapabilecek güçleri de varmış.

Coni olduğu yerden doğrulup: “Bizim işimiz var, anne sen de kalk da hadi gidelim. Daha yemek yiyeceğiz, burada bir şey yiyemedik, açız.” deyip, annesiyle beraber oradan uzaklaşmışlar. Barınakta kalmaya devam edenler, balıkları, kayıkçının küçük ocakta kızartığı balıkları afiyetle yemişler. Balıkları yedikten sonra, Nejat: “Yarın hep beraber kuyumcuya gidip yüzüklerin fiyatını öğrenelim, üç beş neyse fiyatları o fiyattan satar, paraları paylaşırız,” demiş. Turgay: “Tamam Nejat amca. Bu gün yüzükler sizde kalsın, yarın beni de alırsınız gideriz. Paranın yarısını Orhan'ın hakkı. Diğer yarısını biz aramızda paylaşırız.” demiş.
    Ertesi gün, kuyumcuya gidip yüzükleri gösterdiklerinde, adam heyecan içinde yüzükleri incelemeye başlamış. Kuyumcu renkten renge girerek: “Bunlar! Ama bu nasıl olur? Bunlar, Efsanevi Kibirloyik’in yüzükleri, 900 yıldır kayıp oldukları söylenir. Bu civarlardaki tüm kuyumcular arasında bu bir efsanedir. Nereden buldunuz? Saklı mı tutuyordunuz” demiş.
 
Onlar da kuyumcuya sadece, “Evet saklı tutuyorduk.” demişler. Kuyumcunun da diyecekleri daha bitmemiş: “Ama siz bana 10 tane yüzük getirdiniz. Efsaneye göre Kibirloyik’in 12 tane yüzüğü var. İki tanesinin doğaüstü güçleri olduğu söylenir. Takan anında deveye dönüşürmüş. Tabi, bu sadece bir efsanedir. Ben gerçekliğine inanmıyorum. Yine efsaneye göre, boyunca doğaüstü güçlü yüzükler birkaç kez ortaya çıkmış. Hepsinde de ikiz gibi birbirine benzeyen kişilerin eline geçmiş. Kötü kalpli, birbirine benzeyen kişilermişler. Ayrıca hepsi de bu yüzüklerle kızlarına ve bu yüzükleri kızlarıyla evlendirmeye çalıştıkları damatlarına takmışlar. Düğünlerde yüzükler takılır takılmaz da gelin ve damatlar deveye dönüşmüşler. Tabi bir kez daha tekrarlayayım. Yine uyarmakta fayda görüyorum. Bunların hepsi efsane, inanmamak gerek. Ha! Durun çekmecede bu efsaneyle ilgili birkaç çizim olacaktı. Keşke 12 yüzük de bulunmuş olsaydı. Demek onlar başka yerlerde. Kim bilir nerelerdedirler.” demiş.
Kuyumcu, çizimleri getirerek göstermiş. Çizimlerdeki tipler gerçekten de birbirine ikiz kardeş gibi benziyorlarmış. Ayrıca çok da iyi tanıdıkları birine çok benziyorlarmış.
 
Nejat: “Bu resimdeki tipler ne kadar da Coni’ye ne kadar da benziyorlar. Akrabamızdır ama o da çok kötü kalpli, düzenbaz bir adamdır. Bu arada yüzükleri saydığımızda 12 tane değil miydiler?” demiş. Turgay: “Evet! Gerçekten çizimlerdeki adam gerçekten de o adama benziyor. Evet Nejat abi ben de 12 tane yüzük saymıştım. Diğer iki tanesi nereye gitmiş olabilir ki?” demiş.
   O sırada kuyumcunun bir arkadaşı dükkâna girerek: “Kadir, haberi duydun mu? Hani çarşıda sürekli dolaşan Coni diye bir adam vardı, sana da sürekli altın alır satardı. İşte bu gün o adam kızıyla, ablasının kızını aniden evlendirmeye kalkmış. Yüzükler takılmış. On dakika sonra kgelin ve damat deveye dönüşmüşler. Coni ve annesi de akıllarını kaçırmış.” diyerek olanları yüksek sesle anlatmış.
 
İşte o an Orhan'ın akrabaları ve Turgay, yüzükleri Coni ve annesinin çaldığını anlamışlar. Onların başına gelenleri de duyduklarında hepsinin tüyleri diken diken olmuş. Yapabilecğeimiz bir şey yok, yüzükleri çalmasalardı.” demişler.
Toplu halde kuyumcuya giderek kalan yüzükleri uzun bir pazarlığın ardından satmışlar. Geldikleri kuyumcunun, yüzükleri tek başına almaya parası yetmeyince 10 tane daha kuyumcuyu kendine ortak ederek yüzükleri satın alabilmişler.
 
Nejat: “Turgay kardeş bu paranın bir kısmı senin, en azından dörtte biri senin hakkın. Kayık senindi. Hem kayığın da kırıldı. Yani bu kadar kişiye aynı pay verilmesi yanlış. En fazla pay senin hakkın.” demiş. Turgay: “Bu kadar çok para alamam. O balıkları ben tutmadım. Hem o para çok fazla, yüz binlerce kayık alınır. Bana bir kayık alsanız yeter. Ben gidiyorum.” diyerek oradan ayrılmak üzere yürümeye başlamış. Orhan, Turgay’ın peşinden koşmuş: “Turgay amca, beni ilk önce sen kurtardın, sonra kayığın kurtardı. Hem balıkları da senin misina kancanla tuttum. Balık tutmayı bilmiyorsun, kayığında solucan yoktu ama, parayı almalısın.” Demiş. Orhan'ın sözleri üzerine Turgay parayı alma konusunda ikna olmuş. Paranın çeyreğini ona vermişler. Yarısı ise Orhan ve ailesinin olmuş. Diğer çeyrek pay ise yanlarında gelen akrabaları arasında paylaştırılmış. Orhan'ın ailesi ve kayıkçı Turgay, kısa süre sonra ortak olarak bir gemicilik şirketi kurmuşlar. Çeşit çeşit boy boy gemiler almışlar. Kısa sürede şirketlerini büyüterek tüm denizlerdeki yerlerini almışlar. Yüzüklerin bulunduğu sırada, yanlarında olan akrabalarını da şirkette çeşitli işlere yerleştirmişler. Orhan büyüyüp 24 yaşına gelince Turgay’ın, 18 yaşındaki kızı Hüsniye’yle evlenmiş. Şirketleri de günden güne büyümüş. Zenginlik içinde yaşamışlar. Orhan sadece şirkete kapanıp kalmamış. Çocukkenki yüzerken erken yorulma durumundan eser kalmamış. Yüzücü olmuş. Yüzme şampiyonlukları almış. Birçok altın madalya kazanmış. BİTTİ
Lazcasının adresi:

http://www.kartondedekarikatur.net/index.php/makaleler/24-zenizangulu